27 Nisan 2016 Çarşamba

imkanı olan delirsin


- "bir menekşe kokusunda seni aramak var ya" diyo ya şarkıda. yeni öğrendim. menekşelerin kokusu olmazmış. kahrımdan ciğerim soldu lan. 

- pfgfhgff hala mı o herif sevgişim?

- zoruna mı gitti yorrooom

ondan sonra ben kötü oldum. biliyorum abi, ben de farkındayım. öpemedikten sonra dirseğimden ne farkı var ki bu herifin? dirseğini öpebilir misin? dene bak. na öpersin!.. ben... senelerdir farkındayım da durumun absürtlüğünün ama işte ne bileyim geçmiyo... hayatta kapatıp açılınca düzelmeyen bir bazı şeyler var. kalbim mesela. nerden baksan ofsayt. ayrıca ofsaytta anlaşılmıycak ne var, çarpım tablosundan bile daha kolay. "seni bi kere öpsem ikinin hatrı kalır" diyordu  hani şair. bak mevzu yine dönüyo dolaşıyo dirseğime geliyo. olm çok seviyorum seni ama benim bu dirseğim sana girsin! 

amaan skerler. alıştım ben bu duyguyla yaşamaya. o diil de kevin moore gitmeyeydi i'ydi. 


https://www.youtube.com/watch?v=qHz-JqYRSu8

3 Kasım 2015 Salı

kendime not

bugün bi yerlerde kulağıma çalındı "yirmi beş yaşında ölüyoruz ama yetmişbeşimizde gömülüyoruz" ağır geldi bi. bi süre unutmasam bu hakikati şahsım adına fena olmuycak.

bir azarla ölümü düşünen çocuğun şarkısı

Uçuruma açmanın kenarındayız bugün. 
Sanki kanatlanmadayız. 
Ne kadar sevgiyle konuşsak da
Ki konuşuyoruz.
Korkuyoruz göz göze gelmekten Edip abi. 
Korkuyoruz. 
Sanki gözler, şiirdir de birbirine
-ama öyle olmalı, değil mi-
Yokuş aşağı inen bir şiir. 
-Nereye?
-Ben bilmem nereye… 
Biz göz göze gelirsek sanki,
Hayatımızın freni patlayacak gibi… 
-Korkmakta da haksız sayılmayız gerçi. 

Demin sokaktan bir adam geçti. 
Dudağının kenarında sigarası
Parmakları sararmış tütünden. 
Sararmış olmalı, görmedim esasen.
Sana benzettim Edip abi. 
Yürüyordu sokakta…
Ama böyle balkona çıkmış gibi yürüyordu.
İşte şimdi Galata’da çay içer gibi yürüyordu.
İşte şimdi meyhanede demlenir gibi yürüyordu. 
tren yolculuğuna hazırlanır gibi yürüyordu. 
Trenler diyorum Edip abi. 
Yakup’u çağırmaya benziyordu. 
-Yakuuup!
-Yakuuuup!
Yakup diyince ben. 
Oturup tütün sarıyorum.
Rakı koyuyorum iki kadeh. 
Biri Yakup’a…
Hızlı hızlı içiyorum. 
Yerlerini değiştiriyorum eşyaların. 
Masayı şuraya.
Sandalyeyi buraya.
Saksıları buzdolabına
Gramofonu defterimin arasına,
Plakları çamaşır ipine asıyorum. 
Bir soluk dinleniyorum. 
Yavaşlıyorum. 
Yavaşlayınca ben, sadece o’nu düşünüyorum. 
Yakup’un rakısına uzanıyorum böylelikle. 
Ben ne zaman o’nu düşünsem. 
Hep Yakup’un rakısına uzanıyorum. 
Hızlı hızlı içiyorum. 
masanın üzerine sandalyeyi koyuyorum, ters. 
Perdeleri tutuşturuyorum. 
Kül asıyorum camlara. 
İyi böyle iyi. 

Sokağa atıyorum kendimi.
Koşar gibi yürüyorum. 
Kafelerde oturuyorum, barlara girip çıkıyorum. 
Çarçabuk yaşıyorum günü. 
Hiç yalnız kalmıyorum.
Sevişiyorum gecelerce.
Unutmak bir hız kazanıyor böylelikle. 
Yaşım otuziki Edip abi. 
Çağrılmamanın ta kendisiyim. 
Bir, o'nun sesiyle... 

Bir gün, uzanmıştı ellerime,
Çiçek açıyor gibi uzanmıştı. 
Güneş doğuyor gibi uzanmıştı.
Yan yana, yanan iki mumun
Birbirine eğilerek erimesi gibi.
Uzanmıştı. 
Tutacak sandım. 
Ben eminim o sırada serçeler,
Sözgelimi bir erik ağacının dallarında…
Ama erik ağacı da tomurcuğa durmuş mutlaka.
Dallarında onlarca serçeyle…
O, uzanırken ellerime
Tam da bu an'da 
serçeler göğe kanatlanıyordu.
Tutacak, bırakmayacak sandım. 
Bir avuç çivi bıraktı, ellerime.

Söyle bana Edip abi. 
Ne yapar bir romantik, bir avuç çiviyle?

Mevsimler döndü, etimde paslandı çiviler. 
Kaçıyoruz hala. 
Bilmem ki nereye?
ama birbirimizden hep en uzağa. 

İki insanın birbirine en uzak noktası. 
-Gerçi bunu en iyi sen anlatırsın.
Ne kadar çok konuşulursa konuşulsun
Sevgiden
Ve sevgiyle…
Hala söylenmemiş olarak duran sözcükleridir. 

O, en çok susuyor
O, sanki hep susuyor. 
Susmak sanki bir ırmak da
O, kıyısından su içiyor. 

-Ben mi?
Burada yüzüme acı bir tebessüm iliştiriyorum. 
Ben.
Ben çok konuşuyorum, Edip abi. 
"o" girince lugatıma şiddetli cümleler kuruyorum. 
Sözgelimi, özledim diyeceğim. 
Kafam karışıyor böyle anlarda. 
Özlemekten ibaret kalıyorum yalnızca. 
Yoksunluk hissetmek midir özlemek sadece?
Özlemek…
öze de katmak değil midir bir anlamda. 
Özledim, özümde aradım ben onu. 
O, nerede?
Bende değil, bir tek bunu biliyorum. 
Gövdemin ortasında kocaman bir oyuk oluşuyor o zaman. 
Böylelikle özlemek, bir küfre dönüşüyor
Dudaklarımda. 
İmalar, dolambaçlı, alaycı laflar…
Uzun, anlamsız, başı sonu olmayan
Ve hep öfkeli sözcükler çıkıyor ağzımdan. 

Onu incitmek ister gibi yaşıyorum Edip abi. 
Şairin dediği gibi hani
“ona çok kötü bir şey olsun istedim. Beni sevsin”
Ben bu şiiri ne zaman hatırlasam, 
Fikrimin ince gülü’nü söylemeye başlıyor Yakup. 
Fikrimin ince gülü'nü söyleyince Yakup,
O'nu sevmek, naif…
Kırılgan ama sertlikten değil, incelikten…
İncelik ki, zayıflıktan değil zarafetten…
Gülümseten, erik gibi mayhoş…
Denize karşı akşamüstü rakısı gibi
Bir şeye dönüşüyor. 
Ben işte o zaman da,
Ona çok güzel bir şey olsun istiyorum. 
Beni sevsin. 

Bir daha ağzımda çivi varken konuşmayacağıma söz veriyorum. 
Yutkunuyorum. 
Böylece ben ne zaman yutkunmaya başlasam, 
O, susuyorum sanıyor. 
Duvarlar örmeye başlıyoruz yüzümüze, 
Hoyrat tuğlalardan. hemen. 
Yabancı bile olamıyoruz artık. 
Harp halindeyiz, birbirimize hiç birşey değilken.
Dikenli teller geriyoruz aramıza.
Kan içindeyiz. 


Ve böylece biz. 
Başladığımız yerin, 
-bir şeye de başladığımız yok ya. 
daha da gerisine düşüyoruz. 
Aramızda konuşulmayanlar, kor.
Birimiz azıcık esse hani, harlanacak ateş. 
Çıkacak yangın. 
O denli sıcağındayız birbirimizin.
Dokunmaya korkuyoruz. 
Esmiyoruz Edip abi. Neden. 
Sönmüyoruz. Neden. 

Doğrusu bu ya;
O esmek istese, ben sönüyorum.
Ben esmek istesem, o sönüyor. 
Ama illa ki birimiz o ateşi hep diri tutuyor. 
Bir yanlış zaman mıyız, biz neyiz?
Yanlış iki insan mıyız, biz neyiz?
Aşk, yanmaktan ziyade sönememe halidir, diyorlar.
Öyleyse biz neyiz? 

Birbirimizi değil de, 
Yağmuru bekler gibi yapıyoruz. 
Biri gelecek bir gün.
Bulutlarıyla gelecek, bir gün. 
Kül edecek, aramızdaki “şey”i. 
Biri gelecek! 
Biri alacak, bizi birbirimizden. 

-Sonra ne olacak?
-Yara baki kalacak. 
biz dediğime de bakma.
Aşkın tekil hali değiliz, biz. 
Dilin kuralları gereği. Biz. 
Zımpara taşı anlamına da gelebiliyoruz bazen. 
Biz diyorum. Biz ki;
ustasıyız kalbimizi birbirimizden esirgemenin! 

Bana sorarsan Edip abi. 
Duymak istediği sözcüklerin peşine düşmesidir
İnsanın bütün bir serüveni. 
Çocukluktan beri bu böyledir hatta. 

Bazan oluyor. 
Bazan o konuşuyor
Bazan “seni seviyorum” diyebiliyor.
Bunu nasıl başarıyor, ben hiç anlamıyorum.
İçimi bir güzel yıkıyor. 
Ama bilmiyorum. Ben. Neden. 
Kuşkucu bir güvercine dönüşüyorum o zaman.
Kanatları gövdesine yapışık, spastik bir güvercin. 

Sevmek tamam sevmek de, 
Ya değilse benim istediğim gibi bir sevmek?
Ayşe’yi de seviyor örneğin. Allah’ı var, Ayşe iyi kız. 
Ali’yi de seviyor sonra, arkadaşı. 
Kedileri seviyor.
Ve futbolu… 
Ali’yi, Ayşe’yi, kedileri ve futbolu,
Sever gibi seviyorsa ya beni de, Edip abi?
Olmayacak iş değil.
-Peki bu aramızdaki kor, niye?

Ömrümce duymak istediğimi duyduğumda, ondan.
İnsanın bütün serüveni, inanacak birşey aramaya dönüşüyor, o zaman.
Tam da bu noktada tanrı, daha bir anlam kazanıyor. 

Ben böyle kanatları gövdesine yapışık bir güvercin, kuşkucu.
Düşersem ya?
-Beni bu ağacın en yüksek dalına kim bıraktı Edip abi?

bu da böyle bi ZİYanımdır edip abim, güzel abim bir mendil niye kanar?

bu da böyle bi ZİYanımdır edip abim, güzel abim bir mendil niye kanar?


Yolun açık olsun…
Ben bunu ilk kez yürekten söyledim. 
Ve ben bunu ilk kez böyle yürekten söyleyince;
“yolun açık olsun”
Bir dua niteliği kazandı. 
Kalbim barıştı seninle böylece
Herkes ettiğini bulur; 
ben de, sen de… 
Bu hep böyle. 

Ne çıkar ben bir kapıyı açsam…
Açmasam ne çıkar?.. Çarpıp gitsem?
Ardındaki odalar çoktan yitmiş,
Kapılar yansa, ne çıkar…  

Benim şu hayatta yaptığım en iyi ikinci iş;
-ki beni bilirsin kendimle ilgili çok hoş düşüncelerim yoktur
benim şu hayatta yaptığım en akıllıca iş;
Oltamın ucuna, uçurtma takıp
Gökyüzü avlamaktır. 

Benim şu hayatta yaptığım en iyi sonuncu iş;
Kafamı duvarlara çarpıp çarpıp,
nihayet anlamaktır.
Diyeceğim o ki; 
Kan revan bir ahmaklıktır… 
Benim şu hayatta yaptığım en iyi üçüncü iş.

Ne çıkar sarsan yaramı ?
Sarmasan, öldürsen ne çıkar…
Ben çoktan tükürmüşüm ciğerimi. 
Nefes olsan, ne çıkar… 

Benim şu hayatta yaptığım en berbat doksansekizinci iş;
Almak seni. Çoğaltmak. Kendime katmaktır…
Benim şu hayatta yaptığım en berbat doksandokuzuncu iş;
Tutup seni düşlerime yakıştırmaktır…

Ne çıkar rüyalarıma girsen?..
Rüyalarımdan gitsen ne çıkar?
Ben çoktan ağlamışım gözlerimi… 
-görmüyorum artık seni
Sen var olsan ne çıkar, olmasan ne çıkar.

25 Ekim 2015 Pazar

MENŞEİ CAMDAN

Baba vatan haini oldum ben;
o ipi al, şu boynum tut, bu Eylül’de çek…
Kafa kağıdıma uyruğum yerine, 
yar adın yazsınlar!

Anne! kalbim cısss…
buzlu olsun memelerin, yanıyorum elhamdülillah!
Emzir beni, çek bir kadeh Platonik,
Negerenk bir esin kaynağımızdır. 

Şimdi reklamlar;
Delerle daları ayrı yazmaya kıyamıyorum örtmenim;
“Bende seni seviyorum oouv yeah”;
menşei cam'dan çocuklar için hayata devam sütünün adıdır! 

Hocam putperest oldum ben!
Kendimi ifade edebilecek derecede şirk koşuyorum. 
“O” dedim, ya Allah…
“O”na secde; sübhane rabbiyel azim!
“O”nu rüku; sübhane rabbiyel ala!

Elbette Türkiye’de en uzun koşuysa aşk;
Ben senin en güzel yüz metreni koşarım bebeğim. 

Başbakanım, saygılarımla arz ederim; 
bugün günlerden cahiliye!
Müjde! Bir kızınız oldu. 
Hadi örtünüz artık toprağı da, üşütmeyim… 

Göklerdeki babamız…
Babamız?
Orada mısınız?
Rica ederim göğe baretsiz yükselmeyiniz;
bulutları başıma yıkmayınız!

Köpeğimin hayalleri var bebeğim;
Pembe pancurlu ev, bahçede hanımeli,
Duvarlar boydan boya filli boya,
İran halısı,
Çorum Leblebisi,
Kayseri pastırması,
Masada şarap, buharı üstünde ekmek…
-ekmek çok güzel uyuyordu bebeğim, bölmeye kıyamadım…
Haklısın bebeğim. Hiç gerçekçi değil köpeğim. 
-şşşt çok ayıp. ben sana hiç hav diyor muyum?!

Rabbimin sopası yok.
Musa’nın asası var?
Pederin siyah kuşağı…
Yokluğunun tek tesellisi burusli. 

Beni sevmeye istediğin sorudan başlayabilirsindi.
Suları kesiktirmeyebilir, misafirler gelmeyebilirsindi...
Girme ağaçların kanına, yaprakların ne günahı var?
O gönül, bu gönülle bir olmadığından bebeğim.
Şu samanlık, şo sonbahar…

Otur! Sıfır, bebeğim.
d ) hiçbirşeyimsindi!

Ama sana cool, ama sana köleyim…
Ki, kırılana dek bükülünce bir, ben spiraltaküs!
“Gözlerin gözlerime değince” bebeğim
I know fung-ku! 


Hadi. Allahın inayeti üstünde olsun, bebeğim...  

25 Ağustos 2015 Salı

ben sevgi yılmaz

ben sevgi yılmaz. yarak kürek bi insanım.
herkes gibi...
özel zevklerim arasında durmak vardır, böyle bildiğin mal gibi durmak.
valla budistlerin hiç gücüne gitmesin ama
gotama beni taklit ediyo öylecene durup duruuuken.
göbişini ısdırdığımın çikosu seniiii...

hayal kurarım en bi çoğundan…
çünkü benim hayatla başa çıkabilmek için hayallere ihtiyacım vardır
ve hayal dediğimiz müessese ile hayat arasında ciddi kan uyuşmazlığı...
ben bu ikisinin piçiyim.
ah!
bir de babamın…

acayip sinirlerim bozuk, öyle ki tellerine kuşlar konar.
ben kuşları ürkütmem
kedileri de…
köpekleri bi kerrre ürkütmüştüm.
havlayarak üzerimize geliyorlardı, yanımda benim eleman vardı.
eleman dediğime bakmayın. o da bi köpek kişisi.
ama "yutan eleman"tabiatına hayli uygun
-sıfır oluyor matematikte ki, matematiği de sevmem, sıfırı da.
neyse bunlar havlayarak geliyorlar. ben elimde taş varmış gibi yaptım
kolumu kaldırdım.
sadece kolumu kaldırdım.
çok korkmuştu köpekler…
sonra oturdum ağladım.

ben sevgi yılmaz. atom sayım bi kilo hıyara denk.
kullanmadığım zaman alabilirsiniz kafamı
ki genelde kullanmam, sandalyenin sırtında asılı durur hep
cemile temizlik günleri tozunu alır.
aranızda belki ihtiyaç sahibi vardır,
ya da benden daha çok yakışacak biri.
teklifsizce alabilir, karpuz gibi parçalayabilirsiniz.
siz her zaman daha iyisini bilirsiniz.

ben sevgi yılmaz. hiç de özel bi insan diilim.
beni hep özel olduğuma inandırdılar
zaman zaman ben de tutundum bu ezbere.
sonra bi gün tuvalette uyandım.
hasiktir lan, zannettiğim gibi çıkmadım iyi mi
yani bu bi insanın kavun alıp kelek çıkması kadar acı vericiydi.
ondan sonra turşumu kurdu annem.
anneler vazgeçmeyi pek beceremiyorlar…
bi de özel bi insan mışsın filan mışsın…
bunlar hep amerikanya'nın üzerimize oynadığı oyunlar.
türkiye'nin strateccciiiğk konumu itibarisiyle,
iç mihraklar, dış mikroplar, faiz lobisi homofobisi hede höde…

ben sevgi yılmaz, yalnızca kulum.
kavimlerin en lanetlisinden.
yaradılmışlar içinde en akılsız,
akılsız olduğu için de en tehlikelisinden…
Tanrı, emaneti dağlara, gökyüzüne, denizlere vermek istemiş.
hiçbiri kabul etmemiş de insan atlamış.
can emanetini, ruh emanetini…
"o hakikaten çok zalim ve çok cahildir"

üç noktaya sempatim var. ünlem'le ilgili çekincelerim…
yani nasıl desem, çok ergen bi imla kendisi.
avaaammm!
soru işaretlerini içime çekmiyorum
dudak tiryakiliği benimkisi.
özetle sorduğum sorular lafta, artık kimseyi anlamak istemiyorum.
kitaplar dahil değil.

asla edip abi gibi yazamayacağım
ursula gibi de…
yani ceyarar tolkinmişcesine dünyalar kurup
mitoloji yaratamayacaksan
çocukken yaptığımız gibi yeni bir dil oluşturamayacaksan
ne anlamı var yazmanın?

kredi taksitleri var, faturalar var, bir bazı ihtiyaçlar var.
taylır dördın gelseneeee
siksene beniii sikseneee!
aha da ünlemi gediğine kodum.

incelikler olmayacaksa, masal anlatamayacaksan
şiirsiz çekilir mi ulan hayat
bütün bunlar bir arada nasıl olacak?

ben sevgi yılmaz, bi daha dünyaya gelecek olursam,
bi daha dünyaya gelmeyeceğim.
mutsuz diilim, umutsuz da
öfkeli ya da üzgün…
hiçbirinden diilim.
dedim ya salatalıktan halliceyim.
çengelköy hıyarını da bozmuş ipnalar.

yani şimdi bahçede çimene rüzgar değiyor
palmiyenin dallarına da.
-palmiye ne gereksiz bi ağaç.
benim şimdi yoğun duygulara mı gark olmam gerekiyor
rüzgar dala değdi, yaprak kımıldadı diye?
sanat filmleri, bana bu ezayı niçün hak görüyorsunuz
niçün niçün niçün.
bu bi soru cümlesi diildi.
hayatı olduğu gibi görmek istemiyorum
öyle olsa camdan bakarım
gazete okurum
ayna tutarım ki
göz, yanıltır.
benim
yeni bir çantaya
yeni bir çift ayakkabıya
yeni bi sevgiliye
yeni bi gardroba
yahut bi tatile filan diil,
benim yeni bir dünyaya ihtiyacım var.

ben sevgi yılmaz. uçağa her bindiğimde düşmesini umarım
ıssız bi adada, onlarca kişi, hayatta kalma mücadelesi veriyorlar
sonra bi bilak sımok var, acayip gizemli şeyler oluyor…
üstad çok sağlam dizi procceelerim var.
hahahahhaaayyyt

ben sevgi yılmaz, kalbim boş bir kuyu
ve yusuf hala orada
ben bilmiyorum neden ahmet kaya
"yusuf'tan bir haber almaya geldim" dedikçe
burnumun direği sızlıyor.
ve sonra ahmet abi'ye…
annelere ve günlerin cumartesi'sine
yanıyorum.
sokak hayvanlarına
evsizlere
yüzü kirli, ayakları yalın çocuklara
kadınlara…
ve daha bissürü bişeylerrr
bişeylerrr...
duyarlılık pornosuna lüzum yok
ben kar yağdığı zaman sevinemediğim bir dünyada yaşamak istemiyorum.

selametle!

15 Ağustos 2015 Cumartesi

bizim büyük cibilliyetsizliğimiz

hayat çok boktan lan. öyle böyle değil acayip boktan. fakat feci boktan. sağlam boktan. iyi boktan iyi iyi...  şu deney fareleri var ya hani "hemstııaağ" böyle bi çemberin içinde koşturuyolar  ciğerleri patlayasıya... bildin mi? hah işte tıpkı ben. ciğer diil de kalbim patlıycak benim, o ayrı... bi de sevimlilik konusunda mümkün diil yarışamam onlarla. suratsız karının tekiyim nihayet. öyle de farkındalığım yüksek.

koşuyorum yani. hayvan gibi koşuyorum. nereye niye gittiğim belirsiz ki gittiğim bi yer yok. kendimi hemstırla benzetmem boşuna diil. koşuyosun koşuyosun koşuyosun bi skime de vardığın yok. hayat bu. tam da bu. hiç öyle aforizma kasmaya, afili cümleler kurmaya lüzum yok. ama doğanın öğrettiği birşey var; "koşmayacaksın! koşarsan av olursun!" tamam bunu söylemiyor, bunu ben uydurdum ama aşağı yukarı öyle. belgesellerden anladığım bu. 'tanrının hayvan dilindeki sözleri'ne kafa yoruyorum bi zamandır. böyle bişiy yok tabii ki ama olabilir. neden olmasın? kutsal kitapları tanrının insan dilindeki sözleri olarak düşünürsek, hayvan dilinde de sözleri olmalı. kuş dilinde, kurt dilinde, mamut dilinde... olmalı! buraya nasıl geldim? süleyman'a kafa yoruyordum bi süredir. muhteşem olmayan süleyman'a. hazreti olana. bütün hayvanların dilinden anlayan hani. off bunun da evveliyatına girmem gerek. nefret ediyorum  meseleyi"önce her şey toz bulutu halindeydi"den almaktan. hadise özetle şu; geçen yaz bizim bahçeye gökten üç yavru kedi düştü. vallahi. bahçenin etrafını saran sarmaşıklarla kaplı yüksek bi duvar var. kedinin teki orada doğurmuş, yavrularını emziriyormuş. bu yavrular yaz boyu pıtır pıtır düştüler oradan. ben de her düşeni merdivenle, ağaca tırmanarak yerine koydum. emzirme dönemi bittikten sonra anneleri bıraktı bunları ve üç kardeş bahçede yaşıyorlar şimdi. içlerinden en çirkin olanı pek cesurdu. benim köpeğe filan yanaşmaya başladı önce. sonra bana yanaştı. derken miuv miuv grrrkkk konuşmaya başladı. onun hakkında konuştuğumuzda gelip bi numaralar filan yapıyor. bişiler söylüyo.  aa bu hayvan insanlarla konuşabiliyo diyip adını süleyman koydum. neyse ondan sonra hazreti versiyonu hakkında derin düşüncelere gark oldum. hayvanların ve tövbeler olsun üç harflilerin dilini filan bildiğiyle ilgili meseller var. neden sonra adem ve havva'nın konuştuğu dili düşünmeye başladım. ki dil icat olunmamıştı henüz. o zaman bu hayvancıklara kedi köpek aslan kaplan ismini kim verdi? insana ilk kim insan dedi? sonra inançlı bi bünye olaraktan tüm varlıkların arada dil, peygamber kitap olmaksızın tanrıyla bir bağının olduğuna karar verdim ki bu noktada ilk islamik robinson Hayy Bin Yakzan beni doğruladı. neyse en sonunda kendimi "tanrının hayvan dilindeki sözleri"ni yazarken buldum. maymunun teki "sevgili memeliler... omurgasızlar ve sevgili soğuk kanlılar" diyerek yalvaçlık yapıyor ve kadim ahiti anlatıyordu bizlere. orada da on emir misali "koşmayacaksın" emri vardı işte. "koşarsan av olursun" ikinci emir "göz teması kur. sakın arkanı dönme, çullanırlar"dı...

av oldum mu, bilmiyorum? fakat bi yanma bi uyuşukluk var... çullanmış olabilirler.

ben bu dünyanın, insanlığın ta amına koyayim. kişisel hiçbi meselem yok. valla. artık şemsiye girmiş, açılmış, içerde çevrilmiş hiç umurumda değil. "şemşiye de şemsiyeymiş ha" diyip geçiyorum. ve fekat dememem gerek. sorun o. hayır yani bi bunalıma girsem, rahatlıcam. ne olur yani iki bunalıma girsem, üç içip dört ağlasam beş isyan etsem...  argadaşlarla mutsuzluktan gebermece selfileri çeksem...  dokuzzz. o da yok.

böyle bi sarılıyorum anneciğime... onun kalbinin atışları var. karanlıkta yolunu kaybetmişken güvende hissedebileceğini bildiğin bi evin kapısını çalmak gibi... annemin kalbinin atışları. tık tık tık... her şey dışarıda kalıyor ondan sonra. her şey önemini yoğunluğunu yitiriyor. bu yaşa gelmiş bi kadın olarak anneye düşkün olmak da ayrı can sıkıyor tabii. hep ana kuzusu olduğumuzdan bunlar böyle abidinim. hep ana kuzusu olduğumuzdan bunlar başımıza geliyor. hep!

ben hep insanları ikiye ayırdım. iyi insanlar, kötü insanlar, vicdanlı insanlar vicdansız insanlar, allah korkusu olanlar- olmayanlar, annelerini sevenler - sevmeyenler diye... ve galiba en çok son iki kategoriden korktum. allah korkusu olmayanlardan ve annelerini sevmeyenlerden. ve burada bi kibir olduğunun farkındayım. kendini iyi, vicdanlı, allahtan korkan, annesini seven bi insan olarak tanımlamanın kibri... vicdanlı, allah korkusu olan ve annesini seven bi insan olmanın olmayana üstünlüğünü de nereden çıkarıyorsam?.. belki tersidir doğru olan? ve hatta kendimin öyle biri olduğunu nereden çıkarıyosam. beni bi de sevmeyenlerime sormak lazım. kaltağın teki diyen yok mudur hakkımda? vardır muhakkak. ben nasıl ki birileri için diyosam, birileri de benim için diyodur. en az benim kadar da haklılardır muhakkak. özetle abidincim refleks haline gelmiş duygularımızın, inançlarımızın, yargılarımızın artık topunun birden adı ne boksa hepsinin yalan olduğuna inanıyorum. hepsi görece, hepsi öğretilmiş, öğrenilmiş... bizim büyük cibilliyetsizliğimiz.

son bir yıldır bir hayal edindim kendime. eskiden kırmızı halılı, ödüllü filandı hayallerim. hakikaten yazarlıkla ilgili ödüller ve anlatmak istediğim hikayeler dışında hiçbir hayal kurmamıştım öncesinde. at üstünde tuva ve buryatya'yı sonrasında da  moğolistan'ı geçmek istiyorum. selenga ırmağının kaynağında çimecem atıma su içiricem, orhuna inicem. "zamanı tanrı yaşar. insan hep ölmek için yaratılmış" diyen bilge kağanın yazıtını görücem. o da ne acayip adammış abidin. gülümsüyorum düşündükçe. yerleşik olmak, şehir kurmak istemiş de tonyukuk bize göre değil şeerleşme filan diyip durdurmuş ya onu. genç adam budist bile olmuş bi ara. canım yha. şamanizm ve köktengriciliğin izlerini sürmek gibi bi hayal işte. hiç bi skime yaramayacak bu deneyim, para da etmiycek biliyorum. ama deli gibi istiyorum. gerçekleştirebilmek için  kendimi de erkek kardeşi de hazırlıyorum. ok kursu bu yüzden. at binme bu yüzden. arbaletle avlanarak hayatta kalmak istiyoruz, beceremezsek kök yiyelim, aç kalalım ya da. doğada yaşam derslerine de başlıyoruz bu hafta. kızıyorum böyle kurslara katıldıkça. sanki o zaman insanlar kursa mı gidiyodu filan diye ama en azından doğal koşulları gereği bunları öğreniyorlardı, öğretecek birileri vardı diyerek ikna oluyorum sonra. şu an bütün bu boktan dünyaya ses etmeden katlanıyorsam işte sebebi bu hayaldir. önceden bu kadar somut hissedebileceğim bişiyim yoktu. evet cannesdan şurdan burdan ödül alıyım istiyordum, roman yazıyım şahane olsun , ne biliyim kredi borcum vardı hala var filan ama motive etmiyordu hiçbir şey beni devam etmeye, yaşama. şimdi bu hayal motive ediyor . devam et sevgi diyor yakında bi arbaletin ve bi atın olucak. az kaldı, devam et.

bu arada arbalet bizde yasakmış daha doğrusu ruhsat filan gerekiyo. moğolda serbest, sibirya ellerinde durum ne öğrenemedim henüz.

bu kafaya enkarnasyon haritamı çıkaran bi kadın yüzünden geldim. önceki yaşamlarımın haritasını çıkardı bana. gidicem ve dejavu olucam mı görücem. bişiyler tanıdık gelicek mi? eğer öyle olursa bu hayat başka türlü yorumlanmayı hak ediyor demektir. fakat o güne kadar boktan. hala boktan fakat çok boktan:)

öze dönüş, doğaya dönüş serüveni filan da diil amacım. özümün ne olduğuyla ilgili bi fikrim yok ki. ben sadece ne olduğumu görmek istiyorum. medeniyet gittiğinde, üstümde mavi gök altımda yağız yer olduğunda ne kalacak benden geriye? toplum, din, yasalar, ahlak yokken neyim ben? beni tanımlıycak hiçbir şey yokken kimim ben? bildiğim yaşamı geride bıraktığımda neye dönüşücem? dişlerimi kamaştıran, delicesine cezbeden sorular bunlar. galiba sorun ne olduğumla ilgili. ya da her insan gibi kendimi özel hissetme ihtiyacımla ilgili... bilemiyorum. diskavıri belgesellerindeki arkadaşlara dönme ihtimali de çok yüksek. annem caydırıcı olsun diye gözüme sokuyo o belgeselleri. serinin adını unuttum ama son izlediğim bölümde adamın tekini boz ayı yemeye kalkışmıştı. canlı canlı yemiş de adamı. bacağından, suratından ısırmış, kafatasını kırmış, gözlerini yuvalarından çıkarmış filan. adam hastaneye taşındığında beyin sıvısı burnundan akıyormuş. şimdi yaşıyor. kör ve suratında korkunç yamalarla. böyle ihtimaller de var. bu belgeseli izlemeden yıllar önce geyiğini çevirdiğim bi sloganım vardı benim. hatta blogda da çok defa yazmışımdır; "allahım beni kurda kuşa yem et. insana yem etme. ayı yesin kurt yesin beni ve fekat  insana yem etme"diye... belgeseli izlediğimde adama pek bakmak istemedim ama korkmadım da. tabii allah korusun böyle bişiyle yüzleşmek istemem.

bu hayatı sevmiyorum. artık yeni şeyler söylenemeyeceğini, iyi müzikler yapılmayacağını, iyi romanlar yazılmayacağını düşünmeden edemiyorum. sokaklar öbek öbek çöplerle dolu. paçavra ve kemik yığınlarıyla. hayalleri kurumuş, didiklenmiş birer cesediz hepimiz. artıklardan otlayarak, kirlenip iyice pislenerek devam ediyoruz yolumuza. ben kim olduğumu değil -çünkü kim olduğum sorusunda bir kahramanlık ihtiyacı vardır- ne olduğumu merak ediyorum. insan dediğimiz mefhumun ne olduğunu... dünyayı ve kainatı...

öyle işte abidincim. şahane bi cuma gecesini dışarı çıkmak yerine evde tek başıma takılıp, işe yaramaz sorularla düşüncelere dalacak kadar boktan bu hayat. sağlam boktan yalnız.





24 Mart 2015 Salı

tümevarımlarım şahane tümdengelimlerim fantastik

coşkun seller gibiyim hayatımı siker atarım.
bana bu pire için yorgan yakma gerizekalılığını verdiğin için teşekkürler tanrım!
zannımca ben kulunu depresyondayken yarattın?
işe girişmeden önce keşke bi prozac alsaydın...

ne yaptığımı biliyorum, zararlı çıkanın ben olacağımı da... lakin başka türlü davranmak gelmiyor içimden. pişman olmayacağım, eminim. yıkıcam dökücem ama pişman olmuycam. hayır. ama niye bunun gerçekten salakça olduğunu biliyorum, niye bodoslama gidiyorum, gitmek istiyorum? bana bu yıkışkan biscolata güdüsünü verdiysen rabbim, niye bu farkındalığı da verdin? hani büyüdüydüm yahu? artık daha uyumlu, daha politik bi kaltak olma yolunda evrildiydim? döndük mü gene maymunlar cehennemine...

ben yıkmak istiyorum. sadece yıkmak! ağzım burnum kırılmış umurumda değil, kökü bende nasılsa...


9 Ekim 2014 Perşembe

mutlu olmam gerek dimi abidinjimbeam

hayatımın dönüm noktası sayılabilecek bir gün, bugün. memleket yangın yeri ama kişisel tarihim için çok önemli bir gündü, bugün. ben ne yaptım. evime geldim. aldım bi kadeh bişiler, müzik, düşünceler... 

bilmiyorum ki...

yemek yemem lazım, sabahtan beri heyecandan bişi yemedim. kafa patlıycak, yazıp atmam gerek içindekileri. içmek, sarhoş olmak ve sevişmek istiyorum. başka bi planım yok bu geceye dair. son galiba iki yılda bişi oldu bana. ciddiye almam gereken kişileri kurumları yeterince ciddiye almıyorum. üzerimdeki baskıyı algılamamakla ilgili bi sorun gelişti. ya da kısaca ve basitçe umursamıyorum. hayvan  kadar kredi borcum ve sorumluluklarım var üstelik. bilmiyorum. bana yeteri kadar para verseniz, yeterince kaynağım olsa sadece gezerim. iki yıldır takıntım bu. gezesim var. memleket göresim var. keşfedesim var. ülke biralarını, ülke erkeklerini, müzelerini, filmlerini, sokaklarını... müthiş bir iştahla görmek tatmak istiyorum.  bu şehre gelip de iş güç sorumluluk üçgeninde bir hayat kurduğum yıllara geri dönme şansım olsaydı değiştirirdim pek çok şeyi. okuldan çıkar çıkmaz hatta belki okuldayken alırdım sırt çantamı düşerdim yollara. asla girmezdim bu çarka.  o zamanlar bu ihtimal aklımın ucuna bile gelmemişti. tek hayalim yazabilmekti. yazarak hayatımı idame ettirebilmek. şimdi içimde dizginlenmesi güç birşey var. hep gitmeye programlı. onun dışındaki her şey ağırlığını yoğunluğunu yitiriyor. 

ekmek yediğim sektör ne yazıktır ki ciddi kompleksleri olan egosantrik insanlarla kuşatılmış durumda. bi süredir bununla yaşamayı öğrendim. öğrenemediğim zamanlarda çok kafa göz yardım, yardırdım, perte çıkarıldım. bi süredir "idare" edebildiğimi sanıyorum. jung'un bu anlamda çok faydası oldu. anlaşamadığım uzlaşamadığım hatta uzlaşmamın mümkün olmadığı herkesi psikolojik bir vaka olarak görmeye, onun koşullarını anlamaya çalıştım. o zaman katlanılır oldu bir bazı şeyler. buna kendim de dahil. evet hepimiz travmalar ve komplekslerden mamül yaşam formlarıyız. iş ki gece başımızı yastığımıza koyduğumuzda huzurla gözlerimizi kapatabilelim. bununla ilgili herhangi bir kaygısı olmayanlar da var. bunu düşünmemiş, düşünememiş olanlar, yastıklarıyla sorunu olmayanlar... çoğunluk üstelik onlar. ama o kadar umurumda değil ki. farkındalık! farkındalık dediğimiz mefhum öyle önemli ki insanı insandan ayırmak için.

kim olduğumu biliyorum. neyi yapıp yapamayacağımı, ne istediğimi... dünyayı dolaşmak, içmek, sevişmek ve sadece yazmak. biliyorum ki yazıyor oluşum beni okudukları anlamına gelmez. ve beni okumaları benim yazar olduğum anlamına gelmez. ol sebeple hayatımın dönüm noktası olan gün, bugün ayaklarımı yerden kesmiyor. 

ve fekat borellias aurora fotoğraflarına bakmak bile bulutların üzerinde hissettiriyor. 

yine de topuklarım popoma değsin isterdim bugün. aslında bu kadar sevinemeyişime üzülüyorum...

http://www.youtube.com/watch?v=GOhLY4OmW-M

12 Eylül 2014 Cuma

"her şeye gücü yeten beni yıldırdı"

tanrı cesaretimi kırdı...

hala ve hala ve hala neden burada olduğumuzu merak etmiyoruz. niye?.. ne yaşayacak gücüm, ne de ölebilecek cesaretim var. bütün bunların bir anlamı olmalı. sürekli bunu tekrar ediyorum kendi kendime... "bi anlamı var mutlaka"

anlam yoksa...

sıçççç!

ben bilmiyorum çözemiyorum ama insan oluşumuzun, bu dünyada oluşumuzun bir sebebi olmalı. yani öyle rastgele olmamalı hiçbir şey.

allah kahretsin, neyi yaşıyoruz biz abidin? niye yaşıyoruz?